Yeni Konular
Anasayfa / Eğitim - Bilgi / Biyografiler - Ünlüler / Krişnamurti Kimdir Yaşamı Hayatı

Krişnamurti Kimdir Yaşamı Hayatı

2015-06-18_152617Düşüncülerindeki konuşmalarını aktarınca 20. yüzyıldaki düşünürlerde önemli bir yere sahiptir. Krişnamurti, düşünce amacının insanı güzelliğe doğru gitmek olduğunu söylemiş ve vefatından sonra da kendisini bir peygamber olarak görülmemesini özellikle belirtmişti.

Fizyolojik evrim, zihnin doğası, meditasyon, insan ilişkileri ve toplum alanında iyi gelişmeler yapmak için yazı ve konferanslarını yayınlamış olan Jiddu Krişnamurti 12 Mayıs 1895 senesinden Hindistan’da Madana Palle şehrinde dünyaya gelmiştir. Ebeveynleri Brahman sınıfından önemli kişiler idi. Babası İngiliz sömürgesi altında hükümetinde çalışan bir memurdu. 1907 yılında emek olan babası daha sonra Teozofi Derneğinde hatip olarak işe başladı ve Jiddu Krişnamurti teozofiyle da bu zamanlarda oldu. 1909 senesinde ünlü olan teozofist Charles Webster Leadbeater tarafından ortaya çıkarıldı ve onun tanıtımı ile daha çok bilindi. 13 yaşına geldiğinde Teozofi Cemiyetinden “Dünya Öğretmeni” olarak seçilmiştir. Cemiyetin o dönemde olan yöneticileri Annie Besant ve Leadbeater tarafından geliştirildi. Krişnamurti kendisine verilen dünya öğretmenliği” unvanını istemediğini ve herhangi bir ulus, din, millet, felsefe ve politika ile bağlantılı olmadığını belirtmiş Dünyanın bazı bölgelerinde kendisi keşfe çağıran konuşmalarını sunmuştur. Konuştukları ve yazdıkları bir dine mensup olarak değildi. Kendisi için peygamber – mesih gibi görülse de kendisi bu ifadeleri red etmiştir. Dünya da büyük bir kitleye ulaşmasına rağmen olumsuz durumlara düşmemek için bu kitleleri dağıtmıştır. Kendisini otoritel bir kimlik olarak kullanmadı ve üstün görmedi. İnsanlar ile kaynaşarak konuşmayı tercih etti. Konuşmaları kitap haline getirilen Krishnamurti 17 Şubat 1986’da Kaliforniya eyaletinde, pankreas kanserine yakalanana ve vefat edene dek gezilerini ve konuşmalarını devam ettirdi. Vefatı üzerine vasiyeti olan ceset yakma işlemi yapıldı ve 3 ülke de serpiştirildi Bu ülkeler Hindistan, Amerika ve Britanya idi. Konuşmalarında yaptığı gerçek tanımlaması ise “yolları olmayan bir ülke” olduğunu söylemiş, kişinin ancak sessiz – dingin bir farkındalık ile yaşamını bütünleştirmesini ve gerçeğin bulunacağını belirtmiştir. Korku, ölüm, yaşam, özgürlük, şiddet, doğa ve çevre gibi konular da konuşmalar yapmıştır.

2015-06-18_152705

Krishnamurti insanlığa dair sorunların çözümünü kelimelerde ya da felsefî kavramlarda aramamaktadır. Tam tersi onun söylediği, dünyada sorunlarımızı yaratan, kelimeler ve kavramlarla koşullanmış düşüncenin kendisi olduğudur. Gelecekte kullanılacak ideal bir çözüm de önermez, çünkü yalnızca “olan” vardır, “olması gereken” yoktur. Bu bölünme çatışmaya neden olmaktadır. Krishnamurti nin önerisi, “olan’ın imgesiz ve kelimesiz gözleminden başka bir şey değildir. Sokrates’ten sonra (özellikle Aristo ve sonrası) deneyimsel bilgi, sezgi, keşif gibi bilgelik çalışmaları felsefenin dışında bırakılmıştır. Krishnamurti nin insan sorunlarının nedenleri ve çözümlerine ilişkin yaklaşımı, Aristo sonrası felsefenin tam karşıtıdır. Krishnamurti düşüncenin sorunları oluşturduğunu ve çoğalttığını belirtir.

Önerdiği yöntem ise, Sokrates*in sohbetlerindeki gibi, bilgelik yaşantısıyla yaşamın kavranmasıdır. Benzer izler Anadolu sohbet geleneğinde de vardır.

Krishnamurti nin bilincinin yöneldiği nesneler de; ben, ben merkezi, kendi, benlik, zihin, düşünce, öğrenme, bilgi, bellek, koşullanma, özgürlük, zeka vb.’dir. Krishnamurt’inin imgesiz bakışı, HusserFin “indirgeme yöntemfne benzerlik gösterir. Krishna-murti’de bakışın kendisi geçmişin tortularından arındırılırken, Husserl’de indirgeme yöntemiyle insanın bilincinde nesnenin özü olan düşüncelerden başka her şey paranteze alınır. Diğer yandan Krishnamurtide nesnelerin özünün insanın bilincinde oluşturulması söz konusu değildir. Aksine bilincin tüm düşüncelerden saflaştığı bir düşüncesiz farkın-dalık konumundaki bakış söz konusudur.

Krişnamurti nin konuşmalarından derlenen kitapların çoğu dilimize de çevrilmiştir.

17 Şubat 1986 tarihin Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde vefat etmiştir.

Krishnamurti Sözleri

*Öyleyse bütünüyle görmek ne demektir bunu araştırmalıyım. Hayata belli bir bakış açısıyla, ya da bende ayrı yeri olan özel bir deneyimin veya edindiğim belli bir bilginin penceresinden baktığım sürece (ki bu benim altyapım,’ben’ dediğim şeydir) bütünüyle göremem.

 

*Çocukluğunu unutan ve çocuklara sevgi duymayan bir öğretmen ne çocukları eğitebilir, ne de çocuklara yardımcı olabilir.

 

*Dikkat; bir şeyle derinlemesine ilgileniyorsanız vardır.

 

*Gerçek eğitim, nasıl düşünüleceğini öğrenmektir.

 

*Gerçek öğrenci, hayatı boyunca öğrenmek için didinen kimsedir.

 

*İster genç, ister yaşlı olalım çoğumuzun hoşnutsuzluğunun neden istediğimiz bir şeyi elde edememektir.

*Korkunun olmadığı yerde sevgi vardır.

 

*Kör inanç, dünyanın en büyük felaketlerinden biridir.

 

*Kötü bir araç hiç bir zaman iyi bir araca hizmet edemez.

 

*Ölümü kendimize dert etmemizin nedeni benimsediğimiz, biriktirdiğimiz şeyleri yitirmekten korkuyor olmamızdır.

 

*Ölümü kendine dert eden yalnızca insanlardır.

 

*Özgürlük için insanın içinde sevgi olmalı, sevgi olmazsa özgürlük hiç bir değeri olmayan bir kavramdan başka bir şey değildir.

 

*Sevmek, bir karşılık beklememektir. Sevdiğiniz zaman bir şey verdiğinizi bile düşünmemelisiniz.

 

*Şöyle içten gülmek, her şeyden tat almak, yaşama sevincini tatmak, güler yüzle hiç bir korku duymadan başkalarının yüzüne gözlerinizi
kaçırmadan bakabilmek… İşte gönlü şen olmak budur.

 

*Taklit etmek, benzemek değil, bulmak, keşfetmek… İşte eğitim budur.

 

*Yaşamak insanın doğru olanı kendi çabasıyla bulmasıdır. Bunu da ancak özgür olduğunuz zaman yapabilirisiniz.

 

“Özgürlük bir tepki değildir, özgürlük bir seçim değildir. Seçebildiği için özgür olduğunu düşünmek sadece iddiadır. Özgürlük, içinde ceza korkusu ve ödül beklentisi olmayan yönsüz, saf bir gözlem halidir. Özgürlük, insanoğlunun gelişiminin sonunda değil, varoloşunun ilk adımında yatar. Gözlem halindeyken kişi özgür olmadığını görmeye başlar. Özgürlük, bizim günlük varoloşumuzu ve aktivitelerimizi yaşarken seçmesiz farkındalığımızda bulunur. Düşünce zamandır. Düşünce deneyim ve bilgiden doğar, geçmişten ve zamandan koparılamaz. Zaman insanın psikolojik düşmanıdır.
Eylemlerimiz bilgi ve zaman üzerine kurulu olduğu için, insan zamanın kölesidir. Düşünce sürekli sınırlıdır, bu nedenle biz çatışma ve mücadele içinde yaşarız. Psikolojik evrim yoktur…

 

İnsan, kendi düşüncelerinin farkında olduğu zaman görecektir ki; düşünen ve düşünce şeklinde bir bölünme vardır. Gözlemleyen ve gözlemlediği, deneyimleyen ve deneyimlediği. Sonunda bunun bir illüzyondan ibaret olduğunu keşfedecektir. Sonra sadece saf bir gözlem kalacaktır, geçmişin ve zamanın gölgesini içermeyen bir kavrayış. Bu zamansız kavrayışı zihne derim, köklü bir mutasyon getirir. Bütünsel, toptan omuzlama asıl en önemli harekettir. Psikolojik açıdan düşüncenin getirdiği her şey toptan omuzlandığında, yalnız ondan sonra orada aşk vardır, aynı zamanda merhamet ve zeka olan….”
“Peki ya, bir kimseyi sevmenin ne demek olduğunu biliyor musunuz? Bir ağacı, bir kuşu ya da bakıp gözettiğiniz bir hayvanı sevebilir misiniz? Size hiçbir karşılık vermese, gölgesinden de yararlanamasanız, arkanızdan da gelmese, size bağımlılık duymasa gene de sevebilir misiniz?…
“Dünyayı ve dünyadaki şeyleri sevmediğimiz, onlardan yalnızca yararlandığımız için… yaşamla bağımızı yitirdik… Şefkat duyduğumuzu, duyarlığımızı, güzel şeylere tepkimizi yitirdik; doğru ilişkinin ne olduğunu ancak bu duyarlılığın yeniden kazanılmasıyla anlayabiliriz.”

 

“Sizi hiç kimse tuzağınızdan çekip çıkaramaz… Hiçbir guru, hiçbir ilaç, hiçbir mantra… Hiç kimse… Ben dahil hiç kimse… Bütün yapmanız gereken, başlangıcından sonuna kadar farkında olmak ve arada dikkati yitirmemek… Farkındalığın bu yeni niteliği dikkattir… Bu dikkatin içinde ben tarafından çekilmiş hiçbir sınır yoktur… Bu dikkat erdemin en yüce biçimidir… Bu yüzden aşktır… Bu en yüksek derecedeki zekadır… Eğer insan elinden çıkmış tuzakların yapısına ve doğasına duyarlı değilseniz bu dikkat var olamaz…”
“Gerçek; yolu da, sınırları da, koşulları da olmayan bir ülkedir. Gerçeğe götüren hiçbir yol, hiçbir din, hiçbir mezhep yoktur. Benim düşüncem budur ve bunda ısrarlıyım. Gerçek bazen insana kendiliğinden gelir. Gerçek örgütlenemez ve örgütlenmemelidir de. Sizler on sekiz yıldan beri dünyayı kurtaracak, sizin yüreklerinizi şenlendirecek, sizi de tutsaklıktan kurtaracak bir öğretmen bekliyordunuz. Bunun için örgütlendiniz. Böyle bir inanç sizin yaşamınızdaki yararsız şeyleri silip götürdü mü? Sizi daha ergin ve daha özgür kıldı mı? Şimdi başka bir örgüt kurup, bir başkasının gelip sizi kurtarmasını bekleyebilirsiniz. Kendinizi içine kapatmak için yeni kafesler örmeniz beni ilgilendirmez. Benim tek istediğim insanların mutlak ve koşulsuz bir özgürlüğe ulaşmalarına yardımcı olmaktır…”

 

“Biz ölümün ne olduğunu bilmek istemiyoruz; ölümün olağanüstü mucizesini, güzelliğini, derinliğini, enginliğini bilmek istemiyoruz. Bilmediğimiz bir şeyi sorgulamak istemiyoruz.. Tek istediğimiz süreklilik…”

 

“Her insanın geçimini doğru yoldan sağlamanın ne olduğunu bilmesi gerekmez mi? Eğer biz açgözlü, kıskanç ve güç peşindeysek, o zaman geçimimizi sağlama yollarımız içsel isteklerimize bağlı olacaktır ve bu nedenle eninde sonunda savaşla sonuçlanacak yarışmacı, acımasız ve baskı dolu bir dünya doğuracaktır…”

 

*Çoğumuz ikinci el insanlar haline geldik. Okuyoruz, üniversiteye gidiyoruz, büyük oranda bilgi biriktiriyoruz. Bu bilgiler başka insanların düşündüklerinden ve söylediklerinden oluşuyor. Topladığımız bilgileri başkalarının söyledikleriyle kıyaslıyoruz. Orijinal hiçbir şey yok. Yalnızca tekrar ediyoruz, tekrar ediyoruz, tekrar ediyoruz. Ve biri bize, “düşünce nedir, düşünmek nedir?” diye sorduğunda yanıt veremiyoruz.

*Yasaların önünde eşit olduğu varsayılıyor. Ama iyi avukat tutabilecek olanlar “daha eşit.”

 

Taklidin, biçimciliğin olduğu yerde, çoğunluğun doğru düşündüğü varsayılan yerde adalet olamaz.

 

Taklidin, biçimciliğin olduğu yerde, çoğunluğun doğru düşündüğü varsayılan yerde adalet olamaz.

 

Çoğu ebeveyn çocuklarına bozuk bir toplumda saygın bir mevki sağlayacak bazı yüzeysel bilgilerin verilmesiyle yetinir.
(……)
Ebeveynler okulun vermek istediği eğitim türünü anlamalılar. Genelde onlar çocuklarının ileride geçimlerini garantiye alacak bir diploma sahibi olmaya hazırlandıklarını görmekten memnuniyet duyarlar. Çok azı bundan daha fazlasını ister. Elbette çocuklarını mutlu görmek isterler, ama çok azı bu muğlak isteğin ötesine geçip onların tam kapasiteyle gelişmesini önemser.
Çoğu ebeveyn her şeyden önce çocuklarının başarılı bir kariyere sahip olmasını isterken, onları canhıraş bir şekilde bilgi toplamaya zorlar. Böylece kitaplar büyük önem kazanır ve bununla birlikte hafızanın geliştirilmesi ve gerçek düşüncenin niteliğinden yoksun bir halde salt tekrarlama öne çıkar.

 

Bence hırslı olmak bir lanettir. Hırs bir tür bencillik ve kendini dış dünyaya kapatmadır ve dolayısıyla zihnin bayağılığını besler. Hırslı olmadan hırsla dolu bir dünyada yaşamak demek hiçbir çıkar ve sonuç gözetmeden bir şeyi o olduğu için sahiden sevmek demektir ve bu çok zordur, çünkü tüm dünya, bütün arkadaşlarınız, akrabalarınız, herkes başarmak, kendini tatmin etmek, falanca kişi olmak için çırpınıp duruyor. Fakat bütün bunları anlamak ve bunlardan kurtulmak ve sahiden sevdiğiniz şeyi -o şey ne kadar eften püften ve bilinmedik olsa da- yapmak, sanırım içinizdeki yüce ruhu uyandıracaktır. Bu yüce ruh asla övgü veya ödül beklemez, her şeyi o şeyin hatırı için yapar ve dolayısıyla bayağılığın etkisi altında kalmama kapasitesine ve gücüne sahiptir.

 

Dinleyici: Hindistan’ın geleceğine dair düşünceniz nedir?
Krishnamurti: Hiçbir şey düşünmüyorum. Hindistan’ın çok önemli olduğunu sanmıyorum. Önemli olan dünyadır. İster Çin’de ister Japonya’da ister İngiltere’de ister Hindistan’da ister Amerika’da yaşayalım hepimiz “Benim ülkem çok önemli” diyoruz ve hiçbirimiz dünyayı bir bütün olarak önemsemiyoruz. Tarih kitapları sürekli tekrarlayan savaşlarla dolu. Eğer kendimizi insan olarak anlamaya başlayabilirsek, o zaman herhalde birbirimizi öldürmeye bir son verip savaşları durdurabiliriz; ama milliyetçi olduğumuz ve sırf kendi ülkemizi düşündüğümüz sürece feci bir dünya yaratmaya devam ederiz. Burasının hepimizin birlikte huzur ve mutluluk içinde yaşayabileceği ortak dünyamız olduğunu kavrarsak yeni bir dünya kurabiliriz; ama eğer kendimizi Hintli, Alman veya Rus olarak görüp başka herkese yabancı gözüyle bakarsak, o zaman asla huzur ve barış olmayacağı gibi yeni bir dünya da kuramayız.

 

Aynı şekilde, eğer sözünü ettiğimiz türde bir eğitim almayı sahiden istiyorsanız, bu eğitimi verecek doğru öğretmenleri bünyesinde barındıran bir okulun kurulmasına katkıda bulunursunuz. Fakat çoğumuz aslında bu türde bir eğitim istemiyor, bu nedenle “Böyle bir eğitim nasıl sağlanabilir” diye soruyoruz. Cevabı başkalarının vermesini bekliyoruz. Oysa eğer hepiniz -beni dinleyen her öğrenci ve umarım öğretmenler de- bu türde bir eğitim istese, o zaman onu talep edersiniz ve hayata geçirirsiniz. Basit bir örnek verelim. Sakızın ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi? Eğer hepiniz sakız talep ederseniz üreticiler onu üretir ama eğer onu talep etmezseniz üreticiler üretmez. Aynı şekilde ama epey farklı bir düzlemde, eğer hepiniz “Yalnızca organize cinayete yol açan bu yapmacık eğitim yerine doğru düzgün bir eğitim almak istiyoruz” derseniz, bunu içtenlikle ifade ederseniz, o zaman hakiki eğitimi hayata geçirebilirsiniz.

 

Gerçeğe giden bir yol yoktur, gerçeğin güzelliği de buradadır zaten, o yaşayan bir şeydir. Ölü bir şeye giden bir yol vardır çünkü o durağandır ama gerçeğin, yaşayan, hareket eden, belli bir yerde durmayan, hiçbir tapmakta, camide ya da kilisede bulunmayan, hiçbir dinin, öğretmenin, filozofun, hiç kimsenin size yolunu gösteremeyeceği bir şey olduğunu anladığınızda işte o zaman bu yaşayan şeyin aslında siz neyseniz o olduğunu -öfkeniz, vahşetiniz, şiddetiniz, ümitsizliğiniz, yaşadığınız acı ve keder- da anlarsınız. Gerçek bütün bunları anlamakta gizlidir ve gerçeği ancak hayatınızdaki bu saydığım şeylere hangi gözle bakacağınızı bilirseniz anlayabilirsiniz. Bu unsurlara da bir ideolojinin, sözcüklerden örülmüş bir perdenin, umutların ve korkuların arkasından bakamazsınız.

 

Unutmayın ki yalnız değilsiniz ve hiçbir zaman da olmadınız.
O içinizdeki sihirli güç sizi her türlü sıkıntının üzerine çıkaracaktır.

 

Eğer şu ya da bu tür inançlara sıkı sıkı sarılır, her şeye belirli önyargıların ya da geleneğin açısından bakarsanız, gerçekle hiç bir bağlantı kuramazsınız. Keskin bir dikkatle, açık gözlerle ama hemen yargılamadan, hemen sonuçlara varmadan gözlemlemeyi sürdürürseniz, düşüncelerinizin şaşılacak derecede keskinleştiğini göreceksiniz.

 

Önyargılarınızın her şeyi olduğu gibi görmenize engel olmasına izin vermeyin. Yanlızca ağaçları, kuşları, sokakta yürüyen, çalışan, gülümseyen insanları gözlemlemekle, sizde, sizin içinizde büyük bir değişiklik olacaktır.

 

Hiç şöyle dikkatinizi belirli bir konu üzerinde yoğunlaştırmadan, hiç bir şey üzerinde düşünmeden, gerçekten duru bir zihinle sakin sakin oturduğunuz oldu mu? O zaman her şeyi işitirsiniz, zihniniz dar bir kanal içine kapatılmamış olur: Bu biçimde dinlerseniz içinizde olağanüstü bir değişim gerçekleşir. Size derinlik ve içgörü kazandırır. Göreceksiniz ki, sizi öylesine etkileyen sözlerin ötesine geçiryorsunuz, sözlerin sözel anlamını aşıyorsunuz.

 

Özgürlük, canı ne isterse onu yapıp, dilediği yere gitmek, dilediğini düşünmek midir? Bunları zaten yapıyorsunuz. Bağımsızlık özgür olmak için yeterli midir? Dünyada pek çok bağımsız insan var ama gerçekten özgür olanlar çok az.

 

Hapiste olduğunu fark etmeyen biri, hapisten çıkma arzusunu da içinde hissedemez.

 

Çevresine duvar örmemiş, kazandıklarıyla, biriktirdikleriyle, öğrendikleriyle kendini yük altına sokmayan, zamanın dışında, zamanın ötesinde, güven aramadan, güven peşinde koşmadan yaşayan bir zihin. İşte böyle bir zihin için yaşam olağanüstü güzel bir şeydir. Böyle bir zihin başlı başına yaşam, yaşamın ta kendisidir.

 

Yaşam, korktukları için boyun eğenlerin yardımına hiç bir zaman gelmez. ama siz; ”istediğim şeyin bu olduğunu biliyorum, her ne pahasına olursa olsun bu istediğimi gerçekleştireceğim” diyebiliyorsanız o zaman hiç beklenmedik bir mucizenin gerçekleştiğini göreceksiniz.

 

Yaşam tuhaf bir şeydir. Bir kez siz bir şey yapmakta son derce kararlıysanız, beklenmedik şeyler olur. Yaşam size arka çıkar

 

Sevmek bütün yüreğinde sevmektir, tüm varlığını o kimseye vermek ve karşılığında hiçbir şey beklememektir. Karşılık olarak o kimseden sevgi dilenmek için bir dilenci çanağı uzatmamaktır. Böyle bir sevgi olunca kızgınlığa yer kalır mı? Arkadaşınızdan bir şeyler bekliyorsunuz, arkadaşınız beklentilerinize karşılık vermeyince düş kırıklığına uğruyorsunuz. Bu demektir ki siz ruhsal olarak, içten içe bu kimseye bağımlısınız. Onun için nerede ruhsal bağımlılık varsa orada gönül kırıklığı, düş kırıklığı vardır. Gönül kırıklığı da isteseniz de istemeseniz de kızgınlığa, kıskançlığa, acılı duygulara ve daha çok uyumsuzluklara yol açar. İşte bunun için bütün varlığınızla sevmeyi öğrenmek çok önemlidir. O zaman korkusuz olmayı, çatışmalardan, çelişkilerden kurtulmayı öğreneceksiniz. İnsan gençken sevgi en doğal şeydir, yüreğiniz sevgi doludur. Ama kısa sürede bu sevgiyi ana-baba, eğitimciler ve toplumsal çevre yok ederler. Bu yalınlığı, bu temiz yürekliliği korumak gereklidir. Çünkü sevgi yaşamın tadı ve tuzudur, büyüleyici kokusudur. Ama aynı zamanda son derce de güç bir şeydir. Sevgi için büyük bir zekaya, bir iç görüye gerek vardır.

 

Öğrenme çabayla elde edilebilir ama zeka, başkaldırmayla ortaya çıkar, yani korku olmayınca, yani sevgi olduğu zaman. Zaten korkunun olmadığı yerde sevgi vardır.

 

Eğitimin işlevi sizin çocukluktan başlayarak, başka birisine benzemeye çalışmak yerine, sizin kendiniz olmanızda size yardımcı olmak olmalıdır.

 

Bir şey olmak istediğimiz andan başlayarak özgürlüğümüzü yitiriyoruz.

 

Eğer kimse olmaya bir yerlere gelmeye saygınlık kazanmaya çok para kazanmaya çalışmadan sadece yapmak istediğiniz şeyi yaparsanız işte yaratıcılık doyum ve kıvanç o zaman size gelir.

 

Mutlu olmayı amaçladığınız zaman mutlu olmazsınız. Mutluluk her hangi bir anda habersiz gelir ve mutlu olduğunuzu hissettiğinizde kaçar gider

 

İnsanlar hızla akan yaşam nehrinin yanında kendilerine küçük bir havuz kazarlar, iste o havuzda kokuşur, o havuzda ölüp giderler.

 

Birinci sorunumuz, gerçekten temel sorunumuz korkudan arınmaktır. Korkunun ne yaptığını bilirsiniz. Zihni karartır. Zihni donuklaştırır. Korkudan şiddet doğar. Korkudan bir şeye tapınma başlar. Tamamen farklı boyutta bir şeyi keşfetmek, ortaya çıkarmak için korkudan arınmış olmak gerekir. Çoğumuz hem korktuğumuzun hem de neden korktuğumuzun farkında değiliz. Neden korktuğumuzu bildiğimiz zaman da ne yapacağımızı bilmeyiz. Onun için olduğumuz şeyden ka­çarız ki, bu da korkudur; ve kaçtığımız yer de korkuyu büyütür. Böylece de bir kaçışlar ağı kurmuş oluruz.

 

Her birimiz, kendi hayatlarımızdaki saldırganlık, milliyetçiliğimiz, bencilliğimiz, Tanrılarımız, önyargılarımız ve ideallerimiz -ki hepsi de bizi ayıran faktörlerdir- yüzünden bütün savaşlardan sorumluyuz. Ve ancak zihnimizde değil sahiden, aç ya da acı çekmekte olduğumuzun farkına varır gibi sahiden, sizin ve benim, bütün bu süregelen kaostan, dünyadaki sefaletten, günlük hayatımızda ona katkıda bulunduğumuz, savaşları, ayrımları, çirkinliği, vahşeti ve açgözlülüğüyle bu korkunç toplumun bir parçası olduğumuz için sorumlu olduğumuzu idrak ettiğimizde – ancak o zaman harekete geçeceğiz.

 

Dünyanın neresinde yaşıyorsak yaşayalım ya da hangi kültüre ait olursak olalım birey olarak, insan olarak dünyanın genel durumundan bütünüyle sorumluyuz.

 

Bir Tanrının ya da hakikatin ya da gerçekliğin -ya da her ne derseniz- olup olmadığı sorusu kitaplar, rahipler, filozoflar ya da kurtarıcılar tarafından asla cevaplanamaz. Sizden başka hiç kimse ve hiçbir şey bu soruyu cevaplayamaz, işte bu yüzden kendinizi tanımanız gereklidir. Toyluk ancak kendinden tamamen bihaber olmaktan doğar. Kendini anlamak bilgeliğin başlangıcıdır.

 

Yüzyıllardır her şey bize öğretmenlerimiz, yetkililerimiz, kitaplarımız, evliyalarımız tarafından hazır lokma olarak sunuluyor. “Bana her şeyi anlat – dağların, tepelerin ve dünyanın ardında ne var?” diyoruz ve onların tanımlamaları bizi tatmin ediyor, bu da demek oluyor ki kelimelere dayalı bir yaşam sürüyoruz ve hayatımız sığ ve boş. Biz ikinci el insanlarız. Hayatımızı bize anlatılanlarla devam ettirdik; ya heveslerimizin ve eğilimlerimizin gösterdiği yönde gittik ya da olaylar ve çevre tarafından dayatılanları kabul etmek zorunda bırakıldık. Bin bir çeşit tesirin ürünüyüz ve içimizde yeni bir şey yok, kendi başımıza keşfettiğimiz hiçbir şey yok; özgün, bozulmamış, lekesiz herhangi bir şey.

 

Kalbinizde sevgiye yer açmış olsaydınız her şeyi olanlara saygı gösterdiğiniz gibi, hiçbir şeyi olmayanlara da saygı gösterirdiniz; ne varlıklı kimselerden çekinir, ne de yoksulları hakir görürdü­nüz. Çıkar kazanma umuduyla saygı göstermek korkunun ürünüdür. Oysa sevgide korku yoktur.

 

Huzur aklın ürünü değildir; buna rağmen onları gözlemlediğinizde organize dinlerin akıl yoluyla huzuru bulma çabası içinde olduklarını görürsünüz. Savaş ne kadar yıkıcı ise gerçek barış, gerçek huzur da o kadar yaratıcı ve saftır ve insanın huzuru bulabilmesi için güzelliği bulması gerekir, işte bu nedenle henüz gençken çevremizdeki güzelliğin, uygun orantılarla yapılmış binaların güzelliğinin, temizliğin güzelli­ğinin, ileri gelen kişilerle sakin konuşmanın güzelliğinin farkına varmanız çok önemlidir. Güzelliği anlamak suretiyle sevgiyi öğreniriz, çünkü güzelliği anlamak kalbin huzurlu olması demektir. (sf 169)

 

Araştırmak ve öğrenmek zihnin işlevidir. Öğrenmekten kastım hafızanın geliştirilmesi veya bilgi birikimi değil, yanılsamaya düşmeden berrak ve sağlıklı düşünme, inançlardan ve ideallerden değil de olgulardan yola çıkma kapasitesidir. Düşünce çıkarımlardan doğuyorsa öğrenme gerçekleşmez. Salt bilgi veya malumat edinmek öğrenmek değildir.Öğrenmek için, anlamayı sevmek ve bir şeyi sırf o şey hatırına yapma hevesi duymak gerekir. Hangi türde olursa olsun zorlamanın olduğu yerde öğrenme gerçekleşmez. Zorlama ise değişik kılıflara bürünebilir, değil mi? Zorlama etkileme, bağlama ve tehdit yollarıyla gerçekleşebildiği gibi, ikna edici teşvik ve üstü örtülü ödül biçimleriyle de gerçekleşebilir.

 

*Yaşamanın kendisi bir öğretmendir. Biz de sürekli öğrenme süreci içindeyiz.

 

*Siz sahip olma, üstün olma tutkusunda kendi güveninizin peşinde koşmaktan vazgeçmedikçe yeni bir dünya yaratmanın yolunu bulamazsınız.

 

 

 

 

Hakkında admin

Buna Baktın mı?

Mencius ve Felsefesi

Mencius ve Felsefesi

Mencius MÖ 372-289 yılları arasında bugünkü Shandong Eyaleti sınırları içerisinde yer alan Zou bölgesinde yaşadı.Babasını …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.